29/01/2010
Council of Europe: time for Pan-European consolidation
12:53 Posted in Article | Permalink | Comments (0) | Email this | Tags: council of europe, pan-european, greater europe, pace, coe
29/10/2009
Eclairage méditerranéen sur la (més)entente franco-turque

LIBERATION Tribune 28/10/2009
Eclairage méditerranéen sur la (més)entente franco-turque
Par MURAT DAOUDOV director - EU Relations Centre / Union of Municipalities of Marmara
L’opposition française à l’adhésion de la Turquie à l’UE empoisonne les relations entre deux pays. Or, la Turquie a autant besoin du soutien français au Nord que la France de son alliance au Sud.
Lancée en 2007, l’idée de l’Union méditerranéenne visait, entre autres, à confiner la Turquie au Sud, provoquant l’opposition d’Ankara à cette voie détournée cherchant à la détourner de la voie de Bruxelles. Même si par la suite le projet est renommé «l’Union pour la Méditerranée» et des gages sont donnés à la Turquie, elle l’a rejoint sans enthousiasme. Le Sommet de Paris a jeté les fondements de cette structure à laquelle on n’épargne plus, depuis, les qualificatifs tels que «union mort-née», «château fantôme». Voyons pourquoi. Devant la complexité de la situation en Méditerranée, avec un conflit arabo-israélien, les droits de l’homme et la démocratie qui font défaut dans bon nombre de pays, les architectes de cette Union ont opté pour sa «dépolitisation». Une voie moins épineuse que celle d’un engagement audacieux pour la paix et un attachement à la «diplomatie des valeurs». Résultat, l’UPM évitera soigneusement de s’immiscer dans le conflit ou de chercher à propager une quelconque démocratisation, elle se limitera à s’investir sur des éléments techniques comme l’environnement.
Ce contenu anodin a frustré plus d’un esprit. La rive sud ne se presse pas de s’y engager sans que l’Europe ne «mouille sa chemise» pour la Palestine. Les voix au Nord critiquent aussi cette dépolitisation qui évacue tout espoir d’un processus tendant vers plus de démocratie. En évitant tout élément politique, le concert franco-européen a préféré une ligne diplomatiquement «bénigne». Mais, pouvaient-ils vraiment faire autrement ? Le choix de ce «désambitionnement» était probablement dicté non pas seulement, ou tellement, par l’absence de l’ardeur que par un calcul froid du manque de «poids» réel pour faire taire les canons et faire bouger la Méditerranée arabe pour un changement systémique. Sans dire que l’«intégration méditerranéenne» restera relative aux yeux de ces «Méditerranéens», séparés non seulement par une mer mais aussi par un mur de visa.
Ré-politiser l’UpM
Pourtant, la crise de Gaza a démontré, en mettant l’Union pour la Méditerranée en veilleuse, combien la coopération même dépolitisée est otage des problèmes politiques laissés en veille. Si rien n’y est fait, l’UPM risque de se solder, après un lancement en fanfare, par un échec retentissant. Le remède est de lui donner une substance doublement politique : engagement pour la «modération» des uns et la «modernisation» des autres. Facile à dire, certes, car comment réussir ce pari a priori contradictoire ? Comment assurer un contenu promettant le changement en Palestine, pour plaire aux capitales arabes, tout en évitant de déplaire par une perspective de changements chez elles ? Devant ce pari improbable, la Turquie apparait incontournable. C’est elle qui peut cémenter l’union de deux camps très différents : membre de toute la gamme institutionnelle occidentale et membre de l’Organisation de la conférence islamique (OCI), observateur à l’Union Africaine, pays euro-asiatique avec un bagage démocratique à la fois ancien (droit de vote accordé aux femmes avant la France) et nouveau (récentes réformes).
La pièce turque au puzzle méditerranéen
Le potentiel turc reste inexploré, occulté par les relations tendues entre Paris et Ankara. Dans l’intervalle, alors qu’elle se méfit de cette Union, la Turquie s’engage en Méditerranée. Elle crée un espace de partenariat avec ses conseils de coopération stratégique avec la Syrie et l’Iraq, elle apporte son soutien à la modernisation municipale en Jordanie, et, en abandonnant les visas, ouvre courageusement ses portes à ceux à qui l’Europe ne fait que verrouiller davantage les siennes. Au sein de l’OCI, elle s’emploie à créer une Commission des droits de l’homme «à l’onusienne» et est qualifiée de «source d’étincelles de démocratisation»… par les conservateurs saoudiens ! Elle prouve aussi sa capacité de s’engager dans la résolution des tensions, lorsqu’elle intervient pour Gaza, entre la Syrie et l’Israël, dans la crise présidentielle libanaise, dans les rapports syro-iraquiens et syro-saoudiens, pour ne mentionner que les avancées diplomatiques sur le flanc sud. Combien de conflits l’Europe a-t-elle pu résoudre dans les mêmes temps ?
Une complémentarité à exploiter
Le soutien français aux aspirations européennes de la Turquie est crucial, tout comme l’implication turque pour sortir l’UpM de son impasse. Sans les grands discours, la Turquie devient le «soft power» régional et son caractère Européen avec sa proximité orientale séduisent les Arabes qui veulent se moderniser sans que cela ne soit «injecté» par le Nord. N’est-elle pas déjà là en train de réaliser discrètement ce que l’Union pour la Méditerranée rêvait de faire ?
http://www.liberation.fr/tribune/0101599738-eclairage-mediterraneen-sur-la-mes-entente-franco-turque
(Türkçe tercüme için http://licencetothink.blogspirit.com/list/articles-yaz%C4%B1lar/1648237342.2.pdf ;
English translation at http://licencetothink.blogspirit.com/list/articles-yaz%C4%B1lar/1023597647.pdf )
20:54 Posted in Article | Permalink | Comments (0) | Email this | Tags: upm, ufm, union pour la méditerranée, union for mediterranean
04/10/2009
KAÇMIŞ BİR FIRSATIN ARDINDAN
Avrupa Konseyi, tarihinin en önemli krizini yaşadıktan sonra nihayet genel sekreterini seçti. 29 Eylül’de Strasbourg’da yapılan oylamada tehlikeli viraj aşıldı, Norveç’in eski başbakanı Thobjorn Jagland, beş yıllığına Atlantik’ten Pasifik’e kadar uzanan kıtada 47 ülkeyi temsil eden bu kurumun direksiyonuna geçti.
1949 yılında kurulan ve Türkiye’nin aynı yıl üyesi olduğu, “Ortak Avrupa” projesinin öncü kurumu olan Avrupa Konseyi, aynı zamanda varlığıyla Türkiye’nin Avrupa’ya ait olduğunun kanıtıdır. Ancak, zamanla Brüksel merkezli gelişen Avrupa Ekonomik Topluluğu/AB’nin gölgesinde kalan Konsey, eski prestijine yeniden kavuşmak için arayış içinde. Genel sekreterlik seçiminde yaşananlar, işte bu çalkantının yansıması oldu. Konseyin son genel sekreteri İngiliz Terry Davis’in görev süresinin 31 Ağustos’ta bitmesi ile koltuk, kurumun iç çekişmeleri ile doldurulamamış, iki ay boş kalmıştı. Zira, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi (AKPA) ve Bakanlar Komitesi karşı karşıya gelince, Asamble Haziran’da genel sekreterin oylanmasını reddetmiş, kurum tarihinin en ciddi krizine yol açmıştı.
Filmi biraz geriye saralım. 2009’un Mart'ında biten adaylık sürecinde, “kurum içinden” ve “dışından” ikişer aday olmak üzere, Konseyin dört talibi çıkmıştı: Asamble üyesi milletvekillerinden, en büyük siyası grup olan merkez-sağın lideri Belçikalı Luc Van den Brande ve liberallerden Macar Matyas Eörsi’ye karşın, “ağır sıklet” isimler olan eski Polonya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Włodzimierz Cimoszewicz ile eski Norveç Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Thorbjørn Jagland.
Gönülsüz yenen aş
Avrupa Birliği karşısında Konseyin ağırlığını artırmak isteyen Bakanlar Komitesi’nin ilk iki adayı, başbakanlık tecrübelerinin bulunmaması sebebiyle elemesi, krize yol açmış ve Asamble isyan etmişti. Zira, teamül gereği, genel sekreterler Asamble üyeleri arasından, siyasi grupların uzlaşması ile seçiliyordu. Üstelik, görevi dolan Davis gibi, Norveçli ve Polonyalı adaylar da sosyal-demokrat gelenekten geliyordu, oysa bu tür mevkilerde siyasi “dönüşüm” esastır. Sonuçta kimse seçilememiş, krizin çözülmesi ikinci tura, Eylül’de yapılan Asamble genel kuruluna kalmıştı.
Bu arada gelişmeler, aslında Norveçli adayın fiilen rakipsiz olduğunu gösterecekti. Zira, Temmuz ayında Avrupa Parlamentosu’nun başkanlığına Jerzy Buzek’in seçilmesi, Polonya’nın Avrupa’da bir başka üst düzey makam kapma şansını azaltmıştı. Zaten, son dönemde Konsey içinde büyüyen “Rusya krizi” de, Rusya karşıtı Polonya’nın bir adayının seçilmesi ihtimalini dolaylı olarak zayıflatıyordu. Tüm gözler Asambleye çevrilmişti. Asamble, Bakanlar Komitesi’nin ve şartların dayattığı “tek” adaya razı mı olacak, yoksa direnerek krizi devam mı ettirecek?
Fırsatın kazası olmaz
Çalkantılı süreçler aynı zamanda fırsatlarla doludur. Konseyi genel sekreterliğine Türkiye aday çıkarabilir miydi? Süreç, ideal bir adayın profilini nasıl çizmişti? Eski başbakan olacak, tercihen dışişleri tecrübesi bulunacak, İngilizceye hâkim, Fransızcayı ise öğrenmeye hazır ve tercihen sol gelenekten olmayan bir bayan. Zira, AKPA’nın Bakanlar Komitesi’ne yönelttiği eleştiriler arasında, bir bayan adayın bulunmaması ve aday “darlığı” konusu vardı.
Türkiye’nin önemli bir diplomatik başarısı olan, İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreterliğinin döneminin önümüzdeki yıllarda dolacağı düşünülürse, diplomatik rotanın Avrupa’nın köklü kurumlarına çevrilmesinde yarar var. Diplomasimiz ve Asamble’deki heyetimiz devreye girip, mevcut adaylar hususunda Konseyin iki organı arasında yaşanan ağır güven bunalımı nedeniyle, prosedürün yeniden başlatılmasını gündeme getirebilir miydi? Seçimin sıhhati adına birkaç ay daha beklenebilir, yeni toplantıya ek aday(lar)la girilirdi. Sanırım, Türkiye aday konusunda mutabakat sağlamak için gerekli müzakere kapasitesine de sahipti. Ayrıca, ülkenin âli çıkarları söz konusuyken, yok muydu Türkiye’de eski bayan başbakan, eski dışişleri bakanı, İngilizceye hakim, üstelik vatandaşlara AİHM’ye bireysel başvuru hakkının kendisi döneminde tanınmış olduğu eski bir merkez-sağ siyasetçisi?

Yanlış hesap Strasbourg’dan döner
Hasbelkader “tek aday” Norveçli Jagland karşısında böyle bir girişimi bir an hayal edelim. Norveç-Türkiye final maçında, iki rakibi tahlil edelim. İkisi Konseyin kurucusu, ikisi AB üyesi değil, üstelik ilki AB’ye alınmak istenen fakat gelmeyen, ikincisi ise girmek isteyen ancak (henüz?) alınmayan ülke. AB’de olmadığı halde, birinin Schengen ile kapıları insanlara, diğerinin Gümrük Birliği ile mallara açık. Buraya kadar kriterlerin aşağı yukarı “eşitlendiği” bu durumda, kavganın temel sebebinin, Brüksel karşısında genel sekterliğe “süper lig” bir adayın gelmesinin istendiği göz önünde bulundurulursa, acaba 5 milyonluk Norveç’in mi, 72 milyonluk Türkiye’nin eski başbakan adayı mı “ağır” dururdu? Sonra, kadın-erkek fırsat eşitliğinin savunucusu, ancak geçmişte bir tek bayanın genel sekreter seçildiği Konsey için yapılan yarışta “cinsiyet üstünlüğü” faktörünü bir not edelim. Ayrıca, "üçüncü taraf" adayı ile, Asamble-Komite restleşmesinde kimsenin "boyun eğmediği", kazananın-kaybedenin olmadığı bir çözümü sunmanın avantajını da.
Şimdiye kadar üyesi bulunduğu BM, NATO, AGİT, OECD, Konsey gibi “Batı merkezli” kurumların hiç birinde genel sekreterlik üstlenmemiş olan Türkiye, Avrupalı dostlarıyla bu konuyu görüşebilir miydi? “Dost, ortak ve müttefik” Türkiye ile ilişkiler için “AB dışı” formülleri arayan Avrupa’nın bazı liderleri, bu ilişkilerin Avrupa Konseyi çatısı altında zaten imtiyazlı bir çerçevede bulunduğunu idrak edince gönülleri yumuşar mıydı? İnce hesaplar bazen büyük sonuçlar verir. Avrupa Konseyi’nin Haziran’daki “tezkere depreminde” 8 kişinin oyu teraziyi bir taraf çekmeye yetmişti. Sahi, heyetimiz kaç kişi, 12 asil mi?
Ancak, Konseyin ülkemizde gerçek anlamda anlaşıldığını söylemek oldukça güçtür. Ne ilginç, kurucusu sayıldığı bu kurumda boşalan genel sekreterlik Türkiye’de kalemleri harekete geçirmedi. Günümüzde yanlış hükümlerin artık kendisinden döndüğü, siyasilerin çıkmazlarda Venedik Kriterlerine sarıldığı kurum... Avrupalılığının tartışıldığı günlerde Türkiye’nin 60 yıldır “Avrupa tapusu” olan Konsey, bir UNESCO kadar heyecan uyandırmadı.
Uzatma yerine
“Ama seçileceği ne malumdu, rezil olmak da vardı” diyenleri duyar gibiyim. Haydi uzatma verelim, biraz daha hayal edelim. Pozisyonların bu kadar düğümlendiği bir yarışta, aba altından aday gücünü gösterdikten sonra onu geri çeken, yani BM’nin ilk genel sekreterliğini üstlenen bir ülkeye Avrupa Konseyi genel sekreterliğini "bahşeden" Türkiye’ye, serbest zamanlarında Nobel Komitesi başkanlığını yapan Vikinglerin torunu müteşekkir olur muydu? Bu minnettarlık duyguları ileride bir işimize yarar mıydı?
Yoksa ben rüya mı gördüm?
09:45 Posted in Article | Permalink | Comments (0) | Email this




The future of the Council of Europe and, in particular, its correlation with the overshadowing European Union have been broadly debated in its cliques and political circles in the past decade. Rejecting despair, the council strives to stir itself up and reaffirms its particular position as a genuinely pan-European organization. The issue is, however, far from being a matter of mere institutional coexistence between Strasbourg and Brussels; the very articulation between the “Greater Europe,” represented by the council, and the “Small Europe,” united by the EU, is at stake. Since in office, new Secretary-General Thorbjorn Jagland has come to grips with the question of interaction with the EU. Yet the new quest should extend beyond the issue of avoiding duplication and overlaps in policies; the CoE should aim to be more than a mere “standards institute,” but instead become a continent-wide political forum for more challenging projects. The new leadership conjuncture in the CoE offers the opportunity to set priorities from a broader pan-European point of view, bringing to the table issues that matter to all of Europe.